Mevlana Kime Aşık?
Mevlana, sadece bir düşünür değil, aynı zamanda bir aşk arayışının sembolü, bir sevdanın peşinden gitmenin ta kendisi. Fakat, bu aşka dair en büyük soru şu: Mevlana gerçekten kime aşık oldu? Tarih kitaplarında ve birçok popüler kaynaktan öğrendiğimiz kadarıyla, Mevlana’nın aşkı, saf, masum ve ilahi bir sevdaydı. Fakat, gelin hep birlikte bir adım geriye çekilip bu aşka bakmak gerek.
Öncelikle, Mevlana’nın aşkını tanımlayacak olursak, aşkının gerçekten bir insana mı, yoksa Allah’a mı olduğunu tartışmak gerekiyor. Bu, her ne kadar toplumun büyük bir kısmı tarafından “ilahi aşk” olarak yorumlansa da, Mevlana’nın eserlerinden ve yaşam tarzından çıkarılacak pek çok farklı sonuç var. Hem sevdiği bir insan olabilir, hem de Tanrı… Hangi açıdan bakacağımıza göre değişir.
Bu yazıda, Mevlana’nın aşık olduğu kişi ya da kişiler üzerinde biraz daha tartışacağız. Elbette ki Mevlana’ya dair çok şey söylenebilir. Ancak, bugün çoğu zaman romantize edilen ve popüler kültürde yanlış anlaşılan bu soruyu cesurca masaya yatırmanın zamanı geldi.
Mevlana ve Şems: Aşkın Gerçek Yüzü
Birçok insanın bildiği gibi, Mevlana’nın en yakın arkadaşı ve ona göre bir tür manevi aşık olarak gördüğü kişi, Şems-i Tebrizi’dir. Şems’in Mevlana’nın yaşamına girişi, hem onun hayatını hem de düşünsel dünyasını bir anda değiştirmiştir. O kadar ki, Mevlana, Şems’i bir “aşk” olarak kabul etmiş, onu Tanrı’nın bir yansıması gibi görmüştür. Ancak, bir soru kafama takılmıyor değil: Bu gerçekten bir aşk mı? Şems bir insan mı yoksa bir ideal mi?
Mevlana’nın Şems’le olan ilişkisi, bazen gerçek bir aşk ilişkisi gibi tanımlanabilir. Onunla buluşmasından sonra Mevlana, daha önce yazdığı meditatif, inzivaya çekilen eserleri bir kenara bırakıp, şiirsel bir dil ve coşkuyla “Divan-ı Kebir” gibi eserler yazmaya başlar. Bu aşamada, Mevlana’nın içsel bir patlama yaşadığı çok açık. Fakat, bu patlama ne kadar insani bir aşk duygusunun sonucu, yoksa bir tür mistik yolculuk mu?
Burada tartışılması gereken önemli bir başka nokta da, Şems’in Mevlana üzerinde yarattığı duygusal ve entelektüel etkinin sadece bir insanla mı sınırlı olduğu, yoksa aşkın, her tür sınırı aşan bir metafizik hale gelmesinin bir örneği mi olduğu. Çünkü, Mevlana’nın Şems’e duyduğu aşk, zaman zaman insanın en derin arzularını, içsel isyanlarını ve aşkın en temel gücünü temsil eder.
Aşk mı, Tanrı’ya Sevda mı?
Şems ile olan ilişki, şüphesiz Mevlana’nın aşkını şekillendiren ana unsur. Ancak, daha geniş bir perspektiften baktığımızda, Mevlana’nın asıl aşkı, bizzat Tanrı’dır. “Bütün aşkların kaynağı Tanrı’dır” şeklindeki bir anlayışla, Mevlana tüm dünyevi aşklara, sevgilere karşı mesafeli bir duruş sergilemiştir. Mevlana’nın aşk anlayışını sadece bir insanla sınırlamak, bence onun çok daha derin olan felsefi ve manevi dünyasını daraltmak olur.
İnsani aşklar gelip geçicidir, ancak Tanrı’ya duyulan aşk hem kalıcıdır, hem de sonsuz bir huzura götürür. Ancak yine de, Mevlana’yı ve şiirlerini okurken, Tanrı aşkını ele alırken bile insanın bir varlık olarak içinde barındırdığı dünyevi duyguları göz ardı etmemek gerek. Mevlana, insanın içindeki aşkı, Tanrı’ya duyduğu sevda ile birleştirmiştir; ama burada bile bir çelişki vardır: Eğer insan aşkını Tanrı’ya yönlendiriyorsa, bu demek oluyor ki, Mevlana bir yandan insan olmanın gereklerinden ve aşkla olan bağlarından kaçmamaktadır.
Mevlana’nın Aşkı, Tinsel Bir Aşk mı?
Bunları bir kenara bırakalım ve Mevlana’nın aşık olduğu kişinin “tinsel” bir varlık olup olmadığını sorgulayalım. Onun için aşk, sadece bir insan ya da Tanrı ile sınırlı değildi; aşk, her şeyin ötesindeydi. Bu aşk, insanın en derin, bilinçaltındaki ruhsal arayışlarının bir yansımasıydı. Bir bakıma, Mevlana’nın aşkı, herhangi bir gerçekliğe indirgenemezdi. O, tüm insanlığın ve varlıkların aşkıydı.
Mevlana’nın Aşkı: Güçlü ve Zayıf Yönler
Güçlü Yönler
Mevlana’nın aşka yaklaşımı, insanın en derin duygusal seviyelerine inebilecek kadar güçlüdür. Şems ile olan ilişkisi, aslında bir insanın kendini nasıl aşabileceğinin, sevginin ve arayışın nasıl büyütebileceğinin bir örneğidir. Mevlana, aşkı sadece duygusal bir bağ olarak görmemiş, onu bir inanç ve varlık arayışı olarak ele almıştır. İşte bu yönüyle Mevlana’nın aşkı, evrensel bir anlayışa dönüşmüştür.
Zayıf Yönler
Ancak Mevlana’nın aşkına dair eleştirilebilecek bazı noktalar da yok değil. Bir yanda aşkın ilahi boyutunu övmek, diğer yanda bu aşkı sadece bir insanla veya Tanrı’yla sınırlamak, bazen aşırı idealist bir yaklaşıma dönüşebilir. Mevlana’nın insanları aşkın saf haliyle tanımlaması, bazen gerçekçi olmaktan çıkıp sadece soyut bir arayışa dönüşebilir. Aşkı bir ideal olarak sunmak, her insana hitap etmeyebilir ve aşka dair somut bir deneyim arayanlar için hayal kırıklığı yaratabilir.
Sonuç: Mevlana Kimseye Aşık Olmadı mı?
Mevlana’nın kime aşık olduğunu tartışırken, aslında aşkın ne olduğunu sorgulamamız gerektiğini fark ediyoruz. Belki de Mevlana, aşkı bir insan ya da Tanrı ile sınırlamamıştır. Aşkı, insanın kendisiyle, doğayla, Tanrı’yla ve varoluşla olan ilişkisini birleştirerek farklı boyutlara taşımıştır. Bu bakış açısıyla, Mevlana’nın “gerçekten” aşık olup olmadığı tartışması anlamsız hale gelir. Aşk, onun için bir varlık biçimiydi, bir arayış, bir yaşam tarzı. Tanrı’ya duyduğu aşk da, bir insanla paylaşacağı aşk da, hepsi bu arayışın ve sevdanın farklı yüzleriydi.
Sonuç olarak, Mevlana’nın aşık olduğu kişi ya da kişiler, sadece dünyevi bir ilişkiden ibaret değildi. Onun aşkı, bir tür evrensel ve ilahi bir sevdanın peşinden gitmekti. Eğer gerçekten aşkı anlamak istiyorsak, Mevlana’yı da bu perspektiften ele almalıyız. Ve belki de asıl soruyu sormalıyız: Gerçek aşk, bir insanla mı, yoksa Tanrı’yla mı bulunur?