Nasuh Paşa Antlaşması: Kiminle Kim Arasında İmzalandı?
Şimdi, İzmir’de kafede oturmuş bir yandan bir kahve yudumlarken, diğer yandan geçmişin derinliklerine inmeyi düşündüm. Belli ki bana tarih aşkı bulaşmış, ama bu sefer “resmi tarih” değil de, biraz daha günlük, biraz da mizahi bir bakış açısıyla Nasuh Paşa Antlaşması’nı ele alacağım. Bu yazıda tarihe biraz esprili bir şekilde yaklaşacağız, çünkü Nasuh Paşa Antlaşması konusu oldukça ciddiyken, bir o kadar da mizahi bir şekilde yorumlanabilir.
Evet, Nasuh Paşa Antlaşması kimle kim arasında imzalanmış? Bilmeyenler için bir ipucu: Osmanlı İmparatorluğu ve Safeviler arasında… Ama durun, hemen gözlerinizdeki uykuya karşılık verdiğimizi düşünmeyin. Bu mesele o kadar “yatak odası sohbeti” kıvamına gelmiş bir konu değil. Şimdi gelin, biraz eğlenceli bir şekilde, Nasuh Paşa Antlaşması’nın derinlerine inelim.
Osmanlı vs. Safeviler: ‘Rahat’ Bir Savaş
Şimdi, İstanbul’dan İran’a gitmeye karar verdim. Yanı başımda oturan arkadaşım ‘İran’a gitmek ne alaka?’ diye soruyor. Anlıyorum, çünkü 2023 yılında, ‘İran’a gitmek’ pek de sıkça karşılaşılan bir şey değil. Ama hayal edin, 16. yüzyılda, Safeviler ve Osmanlı arasında her fırsatta bir “yüzleşme” yaşanıyordu. Bir de buna, her gün bir devleti “güç gösterisi yaparak” zorlama huyu ekleyin. Yani bir bakıma, Safeviler ve Osmanlı İmparatorluğu birbirlerine ‘bu kadar çok birbirimize girmemiz gerekiyor mu’ diye soruyorlar. Öyle mi?
Ve sonra… Nasuh Paşa Antlaşması geliyor!
Nasuh Paşa Antlaşması, 1612 yılında imzalandı ve bu antlaşma, Safeviler ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki mücadeleyi, belki de halk arasında çok sık duyduğumuz “ne gerek vardı, barış sağlanır” lafına dönüştürmüş oldu. Çünkü aslında, iki taraf arasında zaten bir dizi küçük çatışma oluyordu, ama bu antlaşma, “biraz sakin olalım” dedikleri anı simgeliyor. Bu, bir tür diplomatik “let’s take a break” (biraz ara verelim) anlaşmasıydı. İki taraf birbirinin gözlerine bakıp, “Evet, artık yeter” demişlerdi. Tıpkı şu an “Cuma akşamı bir kahve içsek de nereye gideceğimizi konuşmasak” diyen birinin akşamına benziyordu.
O Klasik Osmanlı İmparatorluğu vs. Safevi “Baskısı”
Şimdi biraz 16. yüzyıl modasına girelim. Osmanlı, her zaman elinde bir kanunla, bir sultanla ve “hakimiyet” anlayışıyla gelirken, Safeviler de tam tersine, daha farklı bir tavır takınıyordu. Hani bazen bizim aramızda olur ya, “Hadi biz buluşalım” deyip, herkesin sadece keyfine göre hareket ettiği durumlar. Osmanlı biraz daha “hadi gel, yapalım” diyen, Safeviler ise “bana biraz alan bırak” diyen taraf gibiydi. Ama sonunda iki taraf da aynı noktada buluşmuştu. Birbirlerini hem düşman olarak hem de dost olarak kabul etmeye başlamışlardı.
O zaman Nasuh Paşa Antlaşması’nın neden “barış” getirdiğini daha iyi anlayabiliyoruz. Zaten tarih boyunca da pek çok antlaşma, ülkeler arasında gönüllü barışı getirmez, zorunluluğu getirir. Savaşlar uzun sürer ve nihayetinde biri diğerine “tamam artık, savaşı keselim, hem ben yoruldum hem sen” der.
Barışa Giden Yolda Kısa Bir Diyalog
(İç sesimden bir parça.)
Ben: Yani Nasuh Paşa Antlaşması da tam olarak bu değil mi? Barışa zorunlulukla varmak.
Bir arkadaşım: Hadi ya! O kadar mı kolay?
Ben: Hem de ne kolay. Safeviler de Osmanlı gibi olsaydı, o kadar tatlı olamazlardı. Barış yoktu, sadece “Evet, yeter bu kadar” denildi.
İşte böyle bir şeydi, Nasuh Paşa Antlaşması: iki devleti birbirine “Bu kadar yeter” dedirtti.
Nasuh Paşa Antlaşması: Kimle Kim Arasında İmzalandı?
Diyelim ki iki devletin el sıkışması, çoğu zaman sadece masa başında değil, başka bir yerde oluyor. Bu seferki, Safeviler ve Osmanlı İmparatorluğu’nun, karşılıklı olarak anlaştığı, asıl meselelerin gün yüzüne çıktığı, ama sonunda yine de birbirlerine ‘tamam ya, barışsın hadi’ dedikleri anı işaret ediyor. Bu sırada birbirlerinin gözlerine bakıp, “Tamam, bu iş burada bitsin” demişlerdi.
Bu anlaşma, Safeviler’in büyük bir toprak kazancı olmamasına rağmen, Osmanlı için de aynı şekilde büyük bir “zafer” gibi görünmüyordu. Yani durum bir tür ‘görmemişin yolculuğu’ gibiydi. Herkes biraz daha rahat bir nefes aldı, birbirlerine temkinli bakarak “anlaşıyoruz” dediler.
Bunun yanında, Nasuh Paşa Antlaşması, sadece iki ülke arasındaki barışı değil, aslında zamanla nasıl zorunlu bir temele dayandığını da gösteriyor. Mesela şu an karşımda oturan arkadaşım, tabii ki antlaşmanın içeriğine dair net bir bilgiye sahip değil ama “Barış ya da savaş, birinin kazanacağı net olur” diyor. O kadar net değil aslında.
Sonuçta Ne Oldu?
Kafedeki diğer arkadaşlarım, Nasuh Paşa Antlaşması’na dair bir şey sorduğunda, başlarını sallayıp “Vay be, işte bu kadar basit” dediler. Ama aslında öyle değildi. Bu anlaşmanın içeriği ve sonuçları, büyük olasılıkla çok daha karmaşıktı. Hem Safeviler hem de Osmanlı, zayıf düşmüş ve yeniden dengeye oturmak için birbirlerinin işlerini “bu kadar” zorlamamak gerektiğine karar vermişlerdi.
Nasuh Paşa Antlaşması, bir bakıma her şeyin ötesine geçen bir kavramı da simgeliyor: Bazen küçük bir “tamam” demek, her şeyin nasıl doğru bir şekilde yoluna gireceğini gösterir.
Ve ben, burada oturup, bir yandan tarihsel bir anlaşmanın anlamını tartışırken, arkadaşlarımın kendi hayatlarındaki “tamam” cümlesini söyledikleri anları gözümde canlandırıyorum. Bazen, küçük bir adım, büyük bir şeyin başlangıcıdır. Şimdi, barışın kaynağını Nasuh Paşa Antlaşması’ndan öğrenmiş oldum, ama yine de, hayatımda her konuda ‘tamam’ demek yerine, sadece “çok düşündüm” demeyi tercih ederim.
Ve böylece, tarih, mizah ve biraz da içsel bir sorgulama birleşerek, Nasuh Paşa Antlaşması’nın anlamını bir şekilde tam olarak keşfettim. Şimdi bir espri yapabilir miyim? “Bu anlaşma aslında bir WhatsApp grup konuşması gibi: Yavaş yavaş çözülür ama sonunda herkesin birbirini ‘tamam’ diyerek susturduğu an gelir.”